- “Cumhuriyet” ve “Sarı Zeybek”; Türkiye’nin yakın tarihini anlatan iki önemli belgesel… Türk’ün var oluşu özgün bir dille anlatılırken, sahnelerin müziğiyle bütünleşmesi besteci Fahir Atakoğlu’nun geniş kitlelerle buluşmasını sağladı.
- Atakoğlu, son dönemde “İz” adını verdiği yeni albümüyle alkışlanıyor. Müzikseverler, bestecinin yola çıkışında bestelediği şarkılarını; Sezen Aksu, Nilüfer, Tarkan, Sertab Erener ve Levent Yüksel’den yeni yorumlarıyla bir kez daha dinliyorlar.
- Ve bu yıl müzik yaşamında 25. yılını kutluyor Fahir Atakoğlu. Kariyerini Amerika’da sürdüren müzisyen “Istanbul In Blue” albümü ile Grammy ödüllerine 3 dalda aday gösteriliyor. Yaşamıyla genç kuşak müzisyenlere örnek bir kişilik sergileyen Fahir Atakoğlu’yla müzisyenliğini, Amerika’daki mücadelesini ve Türk müzik sektörünün güncelliğini konuştuk...
RÖPORTAJ VE FOTOĞRAF: SEVCAN ÇARKÇI
Fahir Atakoğlu, başarısı pek çok uluslararası ödülle tescillenmiş ünlü bir piyanist ve besteci… Değişik kültürleri harmanlayan müziği, senfonik çalışmaları ve film müzikleri ile dikkat çeken sanatçı, şimdi ise Amerika’da “bir numaraya yükselişi” ve “Grammy’e adaylığı” ile konuşuluyor... 25. sanat yılı nedeniyle özel bir proje de hazırlayan Atakoğlu, sorularımızı yanıtladı.
- “Istanbul In Blue” adlı albümünüzle Amerika caz radyoları listesinin "dünya müziği" kategorisinde bir numaraya yükseldiniz. Öncelikle bu başarıyı anlatır mısınız?
- Albüm ilgi çekti, sevildi. Radyolar çalmaya başladı. Bu albüm için bir radyo promosyon firmasıyla çalıştım. Böyle bir firmayla çalışmam, daha fazla radyolarda çalınmamı sağladı. Müziğin iyi olması, insanların müziğimi sevmesi bir yana o tip bir gücün de faydası olduğunu söyleyebilirim. Çıktığından bu yana sürekli listelerdeydi. Dördüncülük ve üçüncülükten sonra liste başı oldu. Çıktığından bu yana çalması çok güzel… Amerika’da albüm çıkardığınız zaman büyük bir risk alıyorsunuz. Büyük bir pazarın içinde böyle bir başarı elde etmek çok daha önemli. Küçük bir pazarda ya da belirli bir geçmişinizin olduğu bir pazarda bunu yapmanız kolay olabilir. Mesela, benim Türkiye’deki radyolarda birinci olmamla, Amerika’daki radyolarda birinci olmam arasında çok büyük bir fark var. Çünkü orada daha büyük bir rekabet var, daha büyük bir pazar var. Sizin gibi belki binlerce insan var. Ama endüstriyi öyle oturtmuşlar. Gerçekten de doğru insanlarla çalıştığınızda başarınız katlanıyor.
- Grammy ödüllü birçok sanatçıyla çalıştınız ve siz de Grammy’e adaylığınızı açıkladınız. Bu süreç nasıl gelişti?
- Grammy’i veren “Recording Foundation” adlı bir vakıf var. Öncelikle bu vakfa üye olmanız şart. Albümünüzün doğru yollardan dağıtılmış olduğunu da ispat etmeniz gerekiyor. Bunu yaptıktan sonra, çalıştığım Grammy ödüllü müzisyenlerin referans vermesiyle üyeliğim gerçekleşti. Ve “Istanbul In Blue” albümümle adaylar arasına girmeyi umut ediyorum. Bu albümde birlikte olduğum müzisyenlerin dünya üzerinde tanınmışlığı var. Şu ana kadar çalıştığım müzisyenlerin böyle bir özelliği yoktu. “Ben şarkıcıyım Celine Dion ile düet yapmak istiyorum.” diyor bazı müzisyenler… Öyle birden bire olmuyor. İstemek başka, onu yapabilmek başkadır. Öyle bir “lig”e girdim ki Amerika’da, “birinci lig”deyim. O çevrede olduğunuz zaman artık dünyadaki bütün müzisyenler elinizin altında oluyor.
- Amerika’da kendi müziğinizi kabul ettirme sürecinde neler yaşadınız?
- Bunlar özveriyle ilişkili. Çok kabiliyetli olabilirsiniz, müziğiniz çok güzel olabilir. Ama insanların size gelmesini beklememelisiniz. Sizin de kendi özverinizin olması gerekiyor. Ben o özveriyi hem maddi, hem manevi olarak gösteriyorum. Öyle olunca da başarı geliyor. Yerinizde oturup saymayacaksınız. “İyi müziğim var, insanlar nasılsa sever” diye düşünmeyeceksiniz. Doğru insanlarla çalışmak önemli. Bugün bir Türk sanatçısı, Amerika’da ya da Türkiye dışında bir yerlere gelmek istiyorsa, yerinde durmamalı her şeyden önce. Oralara gitmeli, çalmalı. Bir İspanyol, Amerikalı ya da İtalyan sanatçı için de aynı şey geçerli. Bugün bir yere gelmem seneler aldı.
BENDEN ÖNCE MÜZİĞİM TANINDI
Sanatçı, müzik yaşamının şekillenmesinde ve üretiminin gelişiminde jingle ve belgesel müziklerinin de oldukça etkili olduğunu söylüyor: “Bana müzik kutusu derlerdi. Her sabah gelir, müzik yapardım. Bazen günde iki tane yaptığım olurdu. Reklam müzikleri; üretimimi çabuklaştırdı, daha doğrusu iyileştirdi. Belgesel olarak da Türkiye’nin yakın tarihini anlatan en güzel belgesellerinin müziklerini yaptım. “Cumhuriyet”, “Sarı Zeybek” gibi… Benim müziğim benden evvel tanındı. Adım ve müziğim ortadaydı. Belgeseller sayesinde müziğim tanındı. Müziğimi biliyorlardı, beni bilmiyorlardı. Sezen Aksu orkestrasında çalışırken; Sezen beni “Demirkırat’ın bestecisi” diye tanıtırdı ve ben de çalardım. Sertab’ı da benim yaptığım jinglelarla tanıtırdı. “Sarı Zeybek”in benim için ayrı bir yeri var. Ülkemiz için bu kadar önemli bir insanla melodinizin özdeşleşmesi rüya gibi… Çok şevk ve istek veriyor ileriye dönük…”
VE… 25 YILIN “İZ”İ…
Fahir Atakoğlu, 25. sanat yılını müzik yaşamının güzel bir yansıması olarak nitelendirdiği “İz” adlı çalışmasıyla kutluyor. Önemli bestelerinin yeniden düzenlendiği albümde; “Alaturka” Tarkan, “İstanbul” Sertab Erener, “Lal” Sezen Aksu, “Uzağım Olma” Nilüfer, “Sır” Levent Yüksel tarafından seslendiriliyor. Ayrıca “Ağır Roman”, “Sarı Zeybek”, “Nazım ile Piraye”, “Cumhuriyet” gibi belgesel ve film müzikleri de albümün diğer eserleri arasında yer alıyor.
Kapak yazısında “Albümler dolusu melodiler, sayısız konserler sonra, kalbimde izi kalan bestelerimi, yıllardır birlikte müzik yaptığım ve yorumlarına hayranlık duyduğum müzisyen arkadaşlarımla birlikte yeniden seslendirdik” diyen Fahir Atakoğlu, bugünlere gelişini şöyle anlatıyor:
“Ben küçükken o zaman dinlediğim gruplarla rüyaya dalardım. Zaman geçti ve birçok sanatçı, müzisyenle bir araya geldim. O süreç içinde kendi açımdan ‘bir gün ben böyle olurum’ diye başlamadım işe. Yapmak istiyordum, çalmak istiyordum, konser vermek istiyordum. Hiçbir zaman ‘18 bin kişiye stadyumda konser vereceğim’ şeklinde bir plan yapmadım. Yaparsan zaten zor bir şey. Plan yapmadan, kendi bildiğimi hissettiğim gibi kalbimden çıktığı şekilde verdim. Ve insanlar benim duygularıma ortak oldu, çalışmalarımı sevdi. Allah sağlık verdiği sürece de üretmeye devam edeceğim.”
- Albümün adı “İz”… Hayatınızda iz bırakan şarkılardan yola çıkılmış olmalı…
- Sadece benim hayatım değil, insanların da hayatında iz bırakmış şarkılar… Öyle melodiler ki halen dinleniyor. Melodilerimi 100 yıl sonra da dinlensin diye yazıyorum zaten. Bir besteci olarak ne mutlu bana ki böyle melodiler yapmışım. Her bir insanın hayatına ayrı bir şekilde dokunmuşum. Zaten hayattaki görevimin de bu olduğuna inanıyorum. Allah bana “bunu yapacaksın” demiş, ben de çok mutluyum.
- Nasıl ortaya çıktı bu proje?
- Ben böyle bir proje gerçekleştirmek istiyordum. 2005 yılından bu yana eski tatta albümlerim kalmamıştı. “Kirli Kedi” yapımda ortak oldu bana. Albümün konserleri olacak. Elimden geldiğince yapmaya çalışıyorum ama istediğim sayıda olmuyor, konser vermek zor bu ülkede. Amerika’da halen “Istanbul In Blue” konserleri devam ediyor. Burada da İstanbul, Ankara, İzmir’de yaptık. Daha başka şehirlerde de konserlerimi sürdürmek istiyorum.
MÜZİK HALA ONNO’NUN BIRAKTIĞI GİBİ…
- 20 yıldır Amerika’da yaşıyorsunuz, müzik hayatımızı takip edebiliyor musunuz?
- Evet. Hiçbir şeye benzemiyor. Onno (Tunç) Sezen’le (Aksu) birlikte “Sen Ağlama” albümüyle başlayan armonik bir şey geliştirdi. Türk melodilerinin çok seslendirilmesi… Müzikte modlar vardır. Lidyan, Frigyen gibi… Lidyan ve Frigyen bize çok uyuyor. Bugün Türk müziğindeki melodilerin armonizasyonu hep onlar üzerine kuruludur. Ve hala Onno’nun, Atilla (Özdemiroğlu) ağabeyin yaptığı devam ediyor. O nedenle tüm şarkılar aynı parça gibi geliyor. 5 aranjör Türkiye’deki tüm müzisyenlere aranje yapıyor. Bu bizi bir yere getirmeyecek. Ama gençler gelmiyor mu? Geliyor… Zamanı var. 10 yıl sonra daha iyi şeyler konuşacağımızı düşünüyorum. Türkiye’nin ekonomik yapısı da bir takım yapımcıların kolay yolu seçmesine neden oldu. Satılanın türevi yapılmaya başladı. Yeni şeyler çıkmadı. Şimdi şimdi cesaretlenmeye başladılar biraz. Böyle olursa ancak dünyada tekleşebiliriz.
BESTECİ OLARAK BÜYÜK KAYBIM VAR…
Telif haklarının ülkemizde daha yeni anlaşılmaya başladığını söyleyen Atakoğlu, “Türkiye dünyayı 40 yıl öncesinden takip ediyor” diyor ve ekliyor: “Benim dönemimdeki sanatçılar şanssız biraz. O zaman MESAM gibi kuruluşlar olsaydı, daha fazla telifler kazanıyor olabilirdim. Çünkü çok fazla reklam müzikleri yaptım, belgeseller yaptım. Geç de olsa biz de bir yerlere geldik. Ama besteci olarak çok büyük bir kaybım oldu. Ben başka bir ülkede yaşamış olsaydım, daha farklı bir hayatım olurdu.”
Meslek birliklerinin yanı sıra müzisyenler sendikasının da olması gerektiğine inanan sanatçı, ancak bu şekilde dengesizliğin ortadan kalkacağını ifade ediyor: “Sendika olsa; 2 günlük gitarist, 20 senelik müzisyenle aynı parayı isteyemez. Bu dengesizlik ortadan kalkar. Müzik ve sanat kariyerdir. Bir şeyleri yapa yapa bir yerlere gelirsiniz. Eğer birden bire maddi olarak, size 15 yıl fark atan insanla aynı değeri paylaşıyorsanız, düzende bir bozukluk var demektir. İnsanların değerleri belli değil. Bugün Türkiye’de 2 Grammy almış bir davulcudan iki kat daha fazla para isteyen davulcular var. Nedeni de Türkiye’de en fazla parayı alan şarkıcıya çalmış olması. Bu büyük bir dengesizlik. Sendika değeri belirliyor. Meslek birliklerinin haricinde sendikanın çok daha önemli olması gerek diye düşünüyorum. Ayrıca, sahnelerdeki müzisyenlerin sendikaya üye olmadan çalışmamaları lazım. Bütün dünyada böyle, bizde yok. Eşim tiyatrocu ve tiyatrocular sendikasına üye olmadan oynayamıyorlar.”
“ISTANBUL IN BLUE” EKİBİ...
Önde soldan sağa; Anthony Jackson (bass), Wayne Krantz (gitar), Fahir Atakoğlu, Phil Magnotti (Grammy ödüllü ses mühendisi; kayıt, mix ve montajı yaptı) ve arkada diğer stüdyo çalışanları ile...
CEMAL REŞİT REY’İN ÖĞRENCİSİ
İstanbul doğumlu olan Fahir Atakoğlu, küçük yaşlarında eski piyanosuna hayat vermiş, 7 - 8 yaşlarına geldiğinde annesine yaptığı ısrarların sonucu yeni piyanosuna kavuşmuştu. Hocası Muzaffer Uz tarafından Cemal Reşit Rey ile tanıştırıldı ve 1977 - 1979 yılları arasında Rey tarafından çalıştırıldı. Ardından İstanbul Devlet Konservatuvarı'na giren Atakoğlu, 1980'de Londra'ya giderek, Croydon College'da eğitim aldı. Londra'da çeşitli deneyimler edindi. 1983'te Türkiye'ye geri dönerek reklam müzikleri üzerinde çalışmaya başladı. Ayrıca belgesel müzikleri yaparak bu alandaki başarısını da kanıtlamış oldu. 1996'dan bu yana pek çok ulusal ve uluslararası yapım için jingle, belgesel ve film müzikleri hazırlayan Fahir Atakoğlu, 1994'te çıkan ilk albümünü takiben aralarında Amerika'nın bulunduğu 17 ülkede toplam 14 albüm çıkardı. Albümleri bugüne kadar 2 milyondan fazla satış yapan Atakoğlu’nun birçok ödülü bulunuyor. Ayrıca, Türkiye'deki çeşitli sanatçılar ile beraber müzik yaptı. Bunların başında Mazhar-Fuat-Özkan, Sertab Erener ve Sezen Aksu geliyor. Yurt dışında beraber çalıştığı kişiler arasında ise Yunan şarkıcı Notis Sfakinakis bulunuyor. Yunanistan'da oldukça ses getiren Telos-Dios-Telos şarkısı 400 binden fazla satmış ve Mega Channel tarafından “En iyi Şarkı” Ödülü’nü almıştı...
GRAMMY MÜZİK ÖDÜLLERİ
Adını gramofondan alan “Grammy Ödülleri”, Amerika kökenli müzik ödülleridir. 1958 yılından bu yana dağıtılan ve Amerika müzik endüstrisinde büyük öneme sahip olan “Grammy Ödülleri”, NARAS (National Academy of Recording Arts and Sciences) adlı kurum tarafından veriliyor. İlk kez 1959 yılında NBC kanalında “Sunday Showcase” programı adı altında seri halinde yayınlanmış, ancak esas geniş kapsamlı yayınını 1971 yılında gerçekleştirmiştir. “Müziğin Oscarları” olarak nitelendirilen ödül töreni, 108 farklı kategoriyi ve 20’den fazla müzik türünü kapsıyor. Tören öncesi akademi ve yapım şirketleri eleme için belirlenecek eserleri tespit ediyorlar. Tespit edilen eserler yapım sektöründeki 150 uzman tarafından inceleniyor. Bu aşamada bir eserin aday şarkı olarak oylamaya girip girmemesine karar veriliyor. 150 uzman, kendi alanlarında haklarını kullanıyor ve yapılan seçimler bağımsız bir denetleme firması olan “Deloitte Touche Tohmatsu” danışmanlık firmasına yarışma öncesi açıklanmak üzere teslim ediliyor. 2007 yılına dek toplam 7.578 ödülün dağıtıldığı “Grammy Ödül Töreni” 8 Şubat 2009’da 51. kez düzenlenecek...
GRAMMY REKORLARI
- - Orkestra şefi Georg Solti hayat boyunca en çok Grammy alan kişidir. Tek başına 31 Grammy, bir grup içinde 38 Grammy ödülü kazanmıştır.
- - 22 Grammy alan U2 en çok Grammy alan müzik grubudur.
- - Stüdyo bateristi Hal Blaine 6 tane “Yılın Kaydı” ödülünü alan şarkıda çalmıştır.
- - Bir törende en çok Grammy alan sanatçılar 8 Grammy ile Michael Jackson ve Santana'dır.
- - Bir törende en büyük dört ödülü alan tek sanatçı 1981'deki törende Christopher Cross olmuştur. 2003'te de en önemli dört ödül Norah Jones'a gitmiştir ancak “Yılın Şarkısı” ödülü şarkı yazarlarına verildiği için Norah Jones, Cross'un rekorunu egale edememiştir.
- - LeAnn Rimes 14 yaşında Grammy alarak, bu ödülün en genç sahibi olmuştur.
- - Ödüllere aday olan en genç sanatçı 2001'de 12 yaşında aday olan Billy Gilman'dır.
- - Alan Parsons ve Joe Satriani ödüllere 13 kere aday gösterilip, Grammy alamamışlardır.
- - Bir gecede en çok ödül kazanan prodüktör 2007 töreninde 5 ödül kazanan Rick Rubin'dir.
MÜTHİŞ BULUŞMA
Sanat hayatının 25. yılını, özel projelerle kutlayan ve ilk konserini Cemil Topuzlu Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda sanatçı dostlarıyla birlikte veren Fahir Atakoğlu, İstanbullu müzikseverlere unutmayacakları bir gece yaşattı.
Konserde eski ve yeni repertuvarından seçtiği özel şarkıları yorumlayan Fahir Atakoğlu’na albümünde de yer alan ünlü sanatçılar Nilüfer, Tarkan, Sertab Erener ve Levent Yüksel eşlik etti. Müzik dünyamızın bu dört büyük sanatçısı; Atakoğlu’nun sanat hayatında büyük öneme sahip olan şarkıları, izleyicilerle paylaştılar. Yaklaşık 5 bin kişinin izlediği konserde Fahir Atakoğlu, dakikalarca alkışlandı.
Ülkemizde albüm konserlerine devam edeceğini söyleyen Atakoğlu, mümkün olduğunca fazla konser vermek istiyor. Yurt dışı konserlerini de sürdüren sanatçı, Amerika’da şimdiye kadar hiç bulunmadığı şehirlere çalmaya gidecek...
“BÖYLE MÜZİSYEN KARŞISINDA EĞİLİRİM”
Cemil Topuzlu Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'ndaki 5 bin kişiye keyifli anlar yaşatan Fahir Atakoğlu’na “gecenin jesti”ni Nilüfer yaptı... “Uzağım Olma” adlı şarkıyı seslendiren Nilüfer, “Böyle müzisyen karşısında eğilirim” diyerek Atakoğlu’nun önünde eğildi. Atakoğlu da “Esas böyle bir ses karşısında eğilinir, eli öpülür” diyerek, Nilüfer’in elini öptü...
Makaleyi Tavsiye Et |
0 Comments|