Burhan Şeşen’den oğlu Serhan Şeşen’e mektup...
“SERHOŞ”A VEDA
Canım oğlum merhaba… Nasılsın?.. Sen gideli henüz bir ay olsa da seni çok özledim, önce bunu belirteyim. Senin toprağın birkaç metre altında olman benim de -varsayalım- yine aynı toprağın bir metre yetmiş yedi santim üstünde olmam bu duyguma, pardon duygumuza engel değil…
Biliyorum istemediğin hiçbir şeyi yapmadın. Bu yüzden seninle hep gurur duydum. Bunun içindir ki bu ani gidişinle hayatımda yarattığın kocaman bir “boşluk” için sana kızmıyorum. Saygı duyuyorum… Ve de bana yaşattığın dolu dolu yirmi altı sene için sonsuz teşekkür ediyorum… Bana bu dünyada Serhan Şeşen’in babası olma onurunu yaşattığın için de tabii ki…
Ben; elli yaşıma yaklaştığım şu günlerde yeniden doğacağım, emekleyeceğim, yürüyeceğim, alfabeyi yeniden sökeceğim, o harflerle yeni sözler yazıp şarkılar besteleyeceğim ve de sana dokunamadan en büyük “aşk”ı yeniden yaşayacağım. Bunu biliyorum oğlum…
Senin gidişinin yerine koyabileceğim hiçbir şey yok… Bir o kadar da çok şey var aslında. İnsan sevgin -sadece sevgin mi demeliydim-, güler yüzün, uzlaştırıcı tutumun, akılcılığın, yeteneğin, düşüncelerin, cesaretin… Efsane olacağını biliyordum Serhan’cım ama gidişinle değil…
Ben sadece bir oğul kaybetmedim oğlum. En iyi arkadaşımı, en iyi dostumu, sırdaşımı ve de öğretmenimi kaybettim… Ağlıyorsam da şu anda idare et, duygusallığıma ver, ve de bana bir kez daha “Babuş” diye sarıl… O hiç ağzından eksik etmediğin “Seni Seviyorum” sözünü bir kez daha söyle bana…
Bu “sığ” ortamda bu kadar “derin”de olmanda bir “mana” var benimle paylaşmadığın, bunu da hissediyorum. Bu da anlatamadığından değil… Üzülmemi istemediğinden… Öyle yumuşacık bir kalbin vardı ki…
Hatırlar mısın küçük bir arabamız vardı ve bir gün sen, ben, Diloş ve babaannen arabamızla Darüşşafaka’dan evimize doğru giderken ellerinde paketlerle durakta otobüs bekleyen yaşlı bir teyzeye rastlamıştık da sen arabayı durdurtup -o zaman ehliyetin ve araban yoktu- teyzeyi arabamıza bindirip bir taksiye atlayıp öyle dönmüştün eve… Biz şaşkınlıkla arkandan bakmıştık… Bu gün gibi…
Sonra askere gideceğim gün ki o gün de annenin doğum günüydü... Çatı katındaki odanda doğum gününe uygun müzikler yapman, tam ben kapıdan çıkacakken de belime sarılıp boncuk boncuk mavi mavi ağlaman… Çocukla çocuk, büyükle büyük olman… Zaman zaman ikisini birbirine karıştırman ama sonunda yine haklı çıkman…
Okuman… Okuman… Okuman…
Sonra seni Gölköy’de Deniz’le tanıştırmam... Onunla 5 yıla yakındır birlikte olman… Ve de sana artık büyük baba olma isteğimi söylemeyip, bunu kızım kadar sevdiğim Deniz’le senden sonra paylaşmam…
Kız kardeşin Dilhan’ın “Ben ağabeyimle bu kadar az mı yaşayacaktım” diyen masum isyanı… Amcan Gökhan’ın sürekli ıslak gözleriyle dimdik durması, annenle el ele yoğun bakım odasına girmemiz, Şeşen Kaptan’ın camide sürekli “Ne yapacağız ya Burhan” deyip kafasını sallaması… İlhan amcanın, Arzu yengenin bir masa etrafındaki çaresizliği, annemin -belki de ilk kez- makyajsız yüzü, İsmet dedenin, Müşerref anneannenin sessizliği, Demet teyzenin yüzündeki acı, Selin ve Selen’in seni kaybetme korkusu, Dilara’nın iki sene sonra elimi tutması, Hasan’ın sürekli yere bakması, dargınların barışması, hastanedeki tüm akrabalarının ve arkadaşlarının sabırlı bekleyişi, seni tanıyıp tanımayan tüm insanların duası…
Ve de yakın dostumuz Prof. Dr. Talat Kırış’ın beni çağırıp “Serhan’ı kaybettik. Başımız sağolsun” demesi… Ardından yazılanlar, çizilenler, dilekler…
Hepimizin sana bir “teşekkür”, ve de “özür” borcu var Serhoş’çum… Bizlere yaşattıkların için “teşekkür” ama sana yaşattıklarımız için de bir “özür” borcumuz var canım oğlum…
Zira bizler hep başkalarının başına bu tür “çağdışı”, “insanlık dışı” olayların geleceğini düşündük. Asıl ve de gerçek “kahramanlar”ın bunları yaşayabileceğini hiç düşünmedik… 21. yüzyılda Türkiye’nin yaşadığı sağlık skandallarını; gazetelerin sayfalarında satışı arttıran bir haber, televizyonlarda rating kaygısı olarak algıladık. Taa ki senin başına, bizlerin başına bunlar gelinceye kadar…
Felsefe master’ı yaptığın Galatasaray Üniversitesi’ndeki öğretmenlerinin söylediğine göre; sen “Milyonda bir gelebilecek bir öğrenci”ydin ama “Milyonda bir olabilecek, tıp fakültesi öğrencilerinin bile yapmayacağı bir hata ve ihmalin sonucu” artık aramızda değilsin…
Hatayı kabul ederim ama duyarsızlığı değil oğlum. Şu anda sabahın beş buçuğu… Çengelköy’deki bahçene seni görmeye geleceğim birazdan, bir paket sigara ve birkaç şişe birayla…
Ne demişti Gökhan amcan:“Gündoğarken ufukta yeni bir can taşır elinde…”
SENİ SEVİYORUZ…
Makaleyi Tavsiye Et |
0 Comments|